Reklam
Reklam
Reklam
Sankibuldum.com

Vazgeçmek de bulaşıcıdır, direnmek de

Beklenen roman nihayet geldi. 35 yıl önce yazılmış olmasına rağmen damgasını bugünlere vuran, yazarı Margaret Atwood’u yıllar sonra en çok okunan yazarlar listesine sokan başyapıt ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nün devamı niteliğindeki ‘Ahitler’ artık Türkçede. Hem de bir virüsün bizleri bir distopyaya sıkıştırdığı günlerde…

Reklam
Vazgeçmek de bulaşıcıdır, direnmek de

Margaret Atwood, ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nü 1984’te yazdı. Batı Berlin’deyken. Karşısında tüm somutluğuyla yükselen Berlin Duvarı’na bakarken. O günlerde Soğuk Savaş keskinleşmiş, halkların geleceği belirsizleşmişti.
Ertesi yıl yayımlanan roman, ilk günden itibaren çok beğenildi ama 30 sene sonra patladı. Dünyanın, George Orwell’in ‘1984’üne fena halde benzediği günlerdi. Halen de öyle.
Atwood’un 35 yıl sonra ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nün devamı olarak yazdığı ‘Ahitler’ ise henüz yayımlandı. O da, tuhaftır, bir başka belirsizliğe rast geldi. Bugünlerde distopyamızın üzerine kat çıkmış gibiyiz. Bir virüsün tüm dünyayı nasıl da felç ettiğine şaşkınlıkla şahit oluyoruz. Korkuyoruz. Ama zaten bir süredir hep korkuyoruz. Şu an için, ne yapacağı kestirilemez bir virüsten korkuyoruz ama yıllardır terörden, fanatizmden, devletin ceberrutluğundan, erkek şiddetinden, her türlü iktidar ilişkisi içinde güç sahibi olanlardan korkuyoruz. Bizzat korkulan kişiler değilsek tabii… Dünyada herkes korkuyor. En güçsüzler en çok.
Atwood, ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nün devamı niteliğindeki ‘Ahitler’de de esasen bu korku iklimini anlatıyor: “Hepimiz gerilmiş haldeyiz; titreşiyoruz, sarsılıyoruz, her an tetikteyiz. Korku hükümdarlığı denirdi eskiden ama korku yönetemez aslında, felç eder sadece.”
Neyse ki korku, okumaya engel değil.

SONUN BAŞLANGICI
‘Damızlık Kızın Öyküsü’nü okumadan da başlayabileceğiniz ‘Ahitler’de okuru benzer bir karanlık bekliyor. Atwood, bizi yine Gilead’a götürüyor.
Bir kısa özet: İlk kitabın başkahramanı, damızlık kız ‘Fred’inki’nin kaçışının üstünden 15-16 yıl geçmiş. Gilead’ın fanatik dincilerce kurulmuş yönetimi iyice kemikleşmiş; kendi bekası için, vatandaşlarının, en başta da edilgen bir konumda tuttuğu kadınların zihnine, eğitimle yeni tohumlar serpmektedir. Kadınların sadece doğurmak ve eş olmakla tanımlandığı rejim, içeride işi sıkı tutarken, dışarıda misyoner ‘İnci Kızlar’ıyla propaganda ve taraftar devşirme faaliyeti yürütmektedir.
Ama Gilead’ın totaliter rejimi tüm görkemine karşı dokunulmaz da değildir. Tepeden tırnağa çürümüş rejim, ancak karşılıklı tehdit, güç ve denge oyunlarıyla ayakta durmaktadır. Sistemin temel unsurlarından Lydia Teyze, ‘Duvar’dan bir tuğla çekmeye karar verdiğinde işler değişir. Rejimin bir tür istihbarat şefi konumundaki Lydia Teyze, biri Gilead’da, biri komşu ülke Kanada’daki iki genç kızın yollarını birleştirdiğinde çözülme başlar.

BÜYÜK ABLA SİZİ GÖZETLİYOR
‘Damızlık Kızın Öyküsü’nde Atwood, okurla kahramanların arasından çekilmiş gibi sessizdi. Biraz da o yüzden bizi fazlasıyla dehşete düşürmüştü. Atwood, bu romanda da yine duvardaki sinek gibi kendini fark ettirmeden duruyor. İlk romanda dini bağnazlığın şekillendirdiği, hayali Gilead toplumunun nasıl işlediğini üç aşağı beş yukarı öğrenmiştik. ‘Ahitler’de fazlası var. Okulları, misyoner genç kadınları, kadınları yöneten ‘teyze’leri daha yakından görüyoruz. Kurumların içine giriyoruz. ‘Damızlık kızlar’, beyaz başlıkları ve kan kırmızısı pelerinleriyle yine romanda dolanıyor ama artık fondalar. Çünkü ‘Ahitler’in derdi başka. Bu romanın esas işi, okuru totaliter yönetimlerin zihin dünyasına götürmekle. Mesela Ardua Kütüphanesi’ne…
Kasvetli, kapalı, dışarıdan gelenlerin ‘zindan’ diye tanımladığı bir yer burası. Toplumdaki kadınları yönetmek, eğitmek, zihinlerini şekillendirmek, uygun görülen adaylarla evlendirmek vazifeleriyle meşgul ‘teyze’lerin özerk yönetiminin merkezi konumundaki bu kütüphane bile tek başına bağrından bağımsız romanlar, diziler çıkarabilecek potansiyele sahip. Muhtemelen göreceğiz.
Atwood kütüphaneyi ve toplumun kadın yarısını, edilgen tarafını yöneten Lydia Teyze üzerinden bir iktidar mücadelesi anlatıyor bize. En kokuşmuşundan, en çürümüşünden, en köşeye sıkışmışından bir mücadele… Daha çok kadın tarafını görüyoruz ama tüm kadınlar üzerinden bir istihbarat ağı şekillendiren, ‘Büyük Abla’ ya da ‘Büyük Teyze’ diyebileceğimiz Lydia’nın belgelediği, kayıt altına aldığı suçlar sayesinde pisliğin büyüğünün erkeklerin, yani devletin esas yöneticilerinin tarafında olduğunu da anlıyoruz.

SEN KİMSİN OKUYUCUM?
Güç mücadelesi sadece Ardua Kütüphanesi’nde ya da Gilead’ın erkek yöneticilerinin kısır dünyalarında yaşanmıyor. Esas mücadele zihinlerde sürüyor. Zihinlerimizde. ‘Damızlık Kızın Öyküsü’nde bunu mükemmelen anlatmıştı Atwood. ‘Ahitler’de bir daha altını çiziyor.
Basit bir örnek vereyim. Bugün, açık ya da kapalı, herhangi bir toplumun birçok üyesi “Ee ne var bunda” diye düşünerek okuyabilir Gilead yönetiminin savunduğu fikirleri.
Ne var ki bunda? Kadınların bekâreti her şeyden daha önemlidir.
Ne var ki bunda? Çocuk yaştaki kızlar, başlarına bir şey gelmesin diye 13’ünde evlendirilmelidir.
Ne var ki bunda? Kadınlar tek başına bir kişilik değildir.
Ne var bunda?
‘Ahitler’, erkek-egemen, dahası erkek-ululayan, kadın aşağılayan toplumun hiç de öyle uzağımızda, ötemizde bir kavram olmadığını yine anlatıyor. Bugün, burada… Distopya arıyorsanız o da bugün ve burada. Dün de buradaydı. ‘Ne var bunda’cılık hüküm sürdükçe distopya da burada…
Uzak bir dünya değil. Bu yüzden belki, kitabın anlatıcısı Lydia Teyze doğrudan okura soruyor: “Sen kimsin, okuyucum? Ve hangi zamandasın?”

ATWOOD YENİ OKURU TANIYOR
Peki şu an evinde, birçoğumuz gibi geçici karantina altında bulunan Atwood’un kendisi bu romanda nerede? Bir yerde olmak zorunda değil elbette ama ben bir küçük tahminde bulunayım: Kanada’da yaşayan ‘Ada’ karakterini bir de o gözle okuyun. (Gilead’ın komşusu Kanada’nın bugünkü haliyle hikâyedeki varlığı, romanın gücünü artırmış bu arada; bugünkü dünyaya da yaklaştırmış; bir sınırın iki tarafında tam da bugün birçok yerde olduğu gibi, birbiriyle alakasız iki dünya duruyor, bu da insanı dehşete düşürüyor.)
‘Damızlık Kızın Öyküsü’ bir başyapıttı. 35 yıl sonra gelen ‘Ahitler’, kanımca o kıratta değil. Ama, dışarıda sevilen deyişle, bir ‘page-turner’ bu kitap. Bir sonraki sayfada ne geleceğini çok merak ettiğiniz, elinizden bırakamadığınız türden. İnce işçilikle, kısa ve tempolu bölümler halinde yazılmış. Her daim genç Atwood’un, yeni dizi mantığından, yeni okurdan, izleyiciden, ‘izler-okurdan’ haberdar olduğunu, onları da hesaba kattığını gösteriyor. Atwood’un kurduğu bu dünyadan, illa kendisinin yazmayacağı başka hikâyeler çıkacağını sanıyorum.
Atwood’un hesabına dahil olan, yeni neslin yeni alışkanlıkları değil sadece. ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ kesif karanlıktı. Sonun başlangıcını anlatan ‘Ahitler’, karanlıkta geçse de içinde aydınlığın tohumunu barındırıyor. Bunu mümkün kılan da romanı sürükleyen iki (aslında üç) genç kız. Onların umudu, onların dinamizmi.
Romanın bir yerinde şu cümle geçiyor: “Vazgeçmek yeni normalimiz olmuştu ve bulaşıcı bir davranıştı bu.”
Virüs gibi. Korku gibi.
Ama işte, korkudan daha büyük güçlerimiz var. Direnmek mesela. ‘Ahitler’ bize onu anlatıyor.

AHİTLER  Vazgeçmek de bulaşıcıdır, direnmek de
Margaret Atwood
Çeviri: Canan Sılay
Doğan Kitap, 2020
502 sayfa, 47 TL.

Reklam
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ